5 Ocak 2009 Pazartesi

Dükkanı -süresiz- kapattık:(

Bu aralar yazarkasa yazmıyor. Bu aralar dediğim de baya bi oldu. Dersleri yoğun, vakti az, iş güç falan fişman bir sürü bir sürü...

O yazmayınca benim de keyfim olmuyor, bu iki yazarlı blogun keyfi kalmıyor.

Hem yazarakasa'sız dükkan mı olur? Ben kapatmasam maliyeciler kapatır vallahi...

Bu yüzden dükkanın kepenklerini indiriyorum. :(


Süresi belli değil ey okur, ben bir süre pürdikkat deyip gezeceğim. Yeniden hadi yazalım bir sürü bir sürü diyene kadar yollardayım...

22 Ekim 2008 Çarşamba

durmayan blog!

dünyaya güzel bir açıdan bakan, tasarıma, yeniliğe, fikir üretmeye açık çok sevdiğim bir güzide insanın zihin açıcı blogu:

http://stoptheraininginmyhead.blogspot.com/

her gün bir doz almalı derim. benim gibi...

ying yang bozuk para çantası!

geçen gün okulda bir arkadaşta gördüm: ying-yang bozuk para çantası!

ying yang felsefesi malum herkes bilir; her iyiliğin içinde bir kötülük, her kötülüğün içinde bir iyilik vardır. siyah içinde bir beyaz, beyaz içinde bir siyah nokta... işte bunu bir bozuk para çantası çekline çevirmişler.
dikkatimi çeken şey ise para koymak için açacağınız fermuarın siyah bölüm dahilinde olması. yani para kötülük demek, ama içinde bir iyilik de taşımıyor değil.

bunu yapanlar düşünerek mi koydu o fermuarı o tarafa, yoksa bilmeden mi böyle bir şey ortaya çıktı; bilinmez. tek gerçek, para çantasının da onayladığı tek gerçek, para kötüdür:)
***
tabi merakıma yenilip google'da aratmaya başladım bir de. ying yang motifi kullanılan nice ürün var. ama kahvaltı tabağı dikkatimi çeken şey oldu. mesela siyah tarafa kalbe zararlı ama ufak bir faydası olan bir yiyecek mi konulmalı? Ya da tam tersi beyaz olan yere çok faydalı ama ufak bir riskle insanı kötürüm bırakabilecek bir şey mi saklanmalı?
Karar veremedim. İçinden çıkılmaz...

10 Ekim 2008 Cuma

gülten'in "üç maymun"u

komşumuzun tatlı kızı, hanımkızımız gülten:) poz vermeyi, fotoğraf çektirmeyi seviyor. bir sürü fotoğraf çektiriyor, canı sıkılınca "üff bu kadar yeter, ben gidiyorum!" deyip evine gidiveriyor.
ama en güzel yanı sürekli poz verdirmek zorunda olmamanız. hem değişik bir poz veriyor, hem de doğal ve naif görüntüsü hiç bozulmuyor. böylece bir sürü güzel kare çıkıyor.
ama yine de bunu bir denemek istedim. dediklerimi gülten gülerek yaptı ve üç maymun serisi ortaya çıktı. bu da gülten'in "üç maymun"u... güzel ve yalnız ülkesine...

alternatif var mısın yok musun diyalogları -2-

alternatif var mısın yok musun diyalogları biriktikçe birikiyor istemeden. işte benden üç tane yeni diyalog daha:

-75 bin ytl'ye var mısın yok musun?
+varlık içinde yokluk çekiyorum.
-...

---
-şaziye, seni açtırmak istiyorum.
+açtırma kukuyu, söyletme kötüyü!
-yahu kutuyu diyorum...
+kutuna koyarım, eline veririm!
-deli mi ne ya?
+kırmızı hissediyorum acun beeey.

---
-12 bin ytl'ye var mısın yok musun?
+hımm, düşünüyorum...
-öyleyse varsın!
+ama acun...
-varım diyooooor!
(alkışlar)
-(içses)ulan yine ucuz kurtardık bugün de.

(argo, delibozuk yaklaşımlı ikinci diyalog için özür; ama mizahta biraz argo iyi gidiyor be:)

neye göre batı?

toplumsal yapı ve tarihsel dönüşümler adlı derste dönen bir batı muhabbetiyle laf açıldı:
-bizim batımızda diye batı diyoruz ama onlar da kendine batı mı diyor?
+kesin olarak onlar kendilerini batı addeder, hatta "batı paktı" kurulmuştur.

hocanın sözünü bitirmesiyle ben fikrimi paylaştım. bence "batı", "doğu ayrımı biraz da atlasların, dünya haritalarının yerleşim düzeninden kaynaklanıyor. ya da bu çizimlerin temelini yapan bize göre batıdaki adamlar kendilerini "batı" tanımına tamamen oturtmak için böyle bir düzen kurmuşlar, haritada hep batıdalar.

oysa tam tersi de doğru değil mi? bizim batımızda avrupa, avrupanın batısında amerika var. amerikanın batısında da japonya var! İşte bitti, demek ki japonya da göreceli olarak batıda ama haritalarda kocaman iki kıta bu iki devletin arasında.

burada "güneş ilk oradan doğuyor, onun için en doğu japonyadır" demek de doğru bir önerme gibi görünse de şu var: güneşin gördüğü ilk meridyen neden orada belirlendi? uydurulan harita kılıfına bir de kuş kondurup katmerli bir hale getirmiş olmazlar mı?

dünya küresel ve güneş etrafında dönen bir yapı olarak kaldığı sürece... yani köşesi kenarı olmadıkça... ve ispatlanmış gerçeğe göre sürekli batıya doğru yürünürse aynı noktaya gelineceğine göre... doğu neye göre doğu... batı neye göre batı?

(dip not tavsiye: benzer kelimeler, batı bildiğimiz yerle ilgili ayrıntılar... göz ucuyla kapağına bakmalı, derinlemesine okunmalı: Hangi Batı, Attila İlhan)

28 Eylül 2008 Pazar

neyi beklediğini değil, sadece beklediğini bilmek

hayattan ufacık ufacık bir sürü beklenti vardır her zaman. o kadar ufak görünen şeylerdir ki bu dilekler, bu ayrıntıları döşeyecek kelimeler bile bulunamaz çoğu zaman. ya da bulunan tüm kelimeler yetersizlikle sadece komedi oynar dinleyene, o kadar.
ama hayata karşı atılan her içten kahkaha, yolunda gitmiş sürülerce ufak gelişme barındırır bünyesinde. kelimelerle paylaşılamayan o büyük mutluluk da patlayarak aşarken bedenin tutsaklığını, en duygu dolu paylaşıma dönüşür: kahkaha olur.
ama bazen tüm bu ufak beklentiler aksice sırt çevirip giderler ya uzaklara, zamanlar boyu sana el uzatmaları için onca uğraş yıpratır ya umutları acımasızca, yerdeki parkelere daldırır kalırsın gözlerini, ağlamaya dermanı kalmamış gözlerini.. çünkü o ufak beklentiler çıktıkça dudaktan dilden, hava boşluğuna karıştıkça süzüle süzüle, hava kadar boş kalmış sözcüklerle iç içe geçerek anlamlarını kaybederler sadece. ve susmak, susmak ve sadece parkelere bakmak yakışır o an kırılganlığa esir kalmış o hayata.. işte gözler o parkelerde bir sürpriz, bir mucize aramaktadır aslında; yeter ki kalbine bir heyecan, dudağına bir gerilme katabilecek herhangi bir şey bulsun bedenini, ne olursa olsun bulsun yeter ki. ve okşasın ruhunu utanmazca.
işte neyi beklediğini değil, sadece bekliyor olduğunu bilmek, çaresizliğin içinden sana bir el uzatacak her şeye razı her şeye esir olmaktır bir an içerisinde. ve bu durum öyle bir beklentisizliktir ki; ne kadar beklemek istediğini bile bilememektir. öylece oturmak, öylece düşünmek, öylece dört duyuyu dış dünyaya aralayıp tetikte kalmak, ve öylece hareket etmek bile istememektir...