çoğumuz sevdiğimiz birinden artık vazgeçtikten sonra onu aslında o kadar da sevmediğimizi, sadece alışkanlık haline, hatta bazen de takıntı haline getirdiğimizi anlarız. hayat ne rahattır artık. bağımlı olunan, yaptığı her şey veya yanlışın kafamıza takıldığı bir parazitimiz yoktur hayatımızda! rahat bir nefes ımhh, sonrasındaysa hayata devam... lakin tersinin olacağı kimin gelir aklına?
işte bazense insan önce bir rahatlığını hisseder ayrılığın. sonrasında bağımlılığın getirdiği "ayrılığın koyması" dönemi semptomsuz atlatılır. sen zannedersin ki hiç sevmemişsin düşündüğün kadar. sonra bir hastalık sesilesi sarar insanın dört bir yanını ki bir türlü sağlığına kavuşamaz olursun. yataktan kalkamazsın. grip biter bademcik olursun. o biter alerji olursun. o da biter derilerinde abseler oluşmaya başlar. o da biter göğsün acıdığı için günlerce doktorda vakit öldürürsün derkeeen, sen aslında derdinin hayatından çıkardığın çok önemli bir şeyde kendinden bazı parçaları bırakman olduğunu anlarsın. erken ya da geçtir bilemem ama, kimin aklına gelir böyle sevebileceği? kim düşünebilir sevgilinin ona olan bağlılığını, ona gösterdiği ilgiyi özlemeyip, aynı zamanda hayatının cevheri sönmüşçesine parıltılarının yok olup sağlıksızlığın içinde kaybolabileceğini? ben düşünemezdim sevgi eşiğimin bu kadar yüksek, bu kadar kıdemli, bu kadar kutsal olabileceğini. acımasız, gündelikçi, çok güçlü sayardım kendimi. o umursamaz ben mi daha saygınmış şimdi, yoksa bu aşkı sevgiyi kalbiyle büyüten ben mi? bilemedim.
işte bilememek sevgiliyi ne kadar da çok sevdiğini, ellerinden mahrum kalınca bedeninin yok etmeye başlamasıymış kendini. sen gülüyorum eğleniyorum zannederken tükenmekmiş içten içe. ve ne kadar kendini kurtarmaya çalışsan eksikliklerinden, bir türlü tümlenememekmiş başka biriyle, istesen de bir başkasını beğenememekmiş çaresizce: görüp güzelmiş diyerek geçtiğini tekrar gördüğünde tanıyamayacak kadar lafta beğenmekmiş sadece...
koca bir resmin içinde renginin sökülüp alındığı, betimlenememiş gölge bir ben varmış da, ben kendimi o resimdeki baş köşe biblosu sanmışım...
edebi / edepsiz köşe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebi / edepsiz köşe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Ocak 2012 Salı
yalnızlığımla bırak
yalnızlığımla bırak.
yalnızlığımda bırak beni.
yalnızlık alevlensin senin yerine içimde.
ama sen yakın durma.
bu kadar yakın olursan bana,
vazgeçemem aşkıma yenilirim sonra.
o gözümün önüne sis perdesi gibi çöken gözlerinin müptelası olurum iyice.
ve uzak duramam, dokunmadan yapamam sana.
sahiplendikçe, hislendikçe sıkıştırırım yüreğini,
daraltırım kıskançlıklarda seni.
seni sevdiğim halinden apayrı bir sen olmaya zorlarım.
lafıma gelmezsen aşkımın zorbalığında yanarım;
beni dinlersen de o ilk başta sevdiğim sen olmaktan çıkartırım.
o zaman bambaşka biri varmış gibi karşımda, sevgimin yok olduğunu hissederim.
ve acımadan yok çekerim sana.
yok çekerim şu içime akan gözlerinin buğusuna.
o dokunmaya kıyamadığım teninin tadından iğrenirim.
ve yüreğimden geçen herkesten biriymişsin gibi davranırım sana.
elimden gelmez, kıskandıkça boğarım seni yalnızlıklara.
o yüzden sen beni bırak.
yalnızlığımla bırak.
seni de içine almak istemediğim yalnızlığımla bırak beni.
bırak ki resmimin tek gölgesi ben olayım: bir de sen eklenme karalamalarıma.
yalnızlığımda bırak beni.
yalnızlık alevlensin senin yerine içimde.
ama sen yakın durma.
bu kadar yakın olursan bana,
vazgeçemem aşkıma yenilirim sonra.
o gözümün önüne sis perdesi gibi çöken gözlerinin müptelası olurum iyice.
ve uzak duramam, dokunmadan yapamam sana.
sahiplendikçe, hislendikçe sıkıştırırım yüreğini,
daraltırım kıskançlıklarda seni.
seni sevdiğim halinden apayrı bir sen olmaya zorlarım.
lafıma gelmezsen aşkımın zorbalığında yanarım;
beni dinlersen de o ilk başta sevdiğim sen olmaktan çıkartırım.
o zaman bambaşka biri varmış gibi karşımda, sevgimin yok olduğunu hissederim.
ve acımadan yok çekerim sana.
yok çekerim şu içime akan gözlerinin buğusuna.
o dokunmaya kıyamadığım teninin tadından iğrenirim.
ve yüreğimden geçen herkesten biriymişsin gibi davranırım sana.
elimden gelmez, kıskandıkça boğarım seni yalnızlıklara.
o yüzden sen beni bırak.
yalnızlığımla bırak.
seni de içine almak istemediğim yalnızlığımla bırak beni.
bırak ki resmimin tek gölgesi ben olayım: bir de sen eklenme karalamalarıma.
24 Mart 2009 Salı
değişiklik için bir güzel ihtimal daha...

şu kapıdan arkana bakmayıp, çıkıp gidersin. arkanda bıraktığını da sanmamalısın ki her gün artan miktarda yıpratırsın. değişiklik güzeldir çoğu zaman, bana bir değişiklik için daha güzel bir ihtimal tanırsın.
sonra sen de aranırsın. kalabalık sokakların yalnızlığını çekersin ciğerlerine, aralarından yüreğe çekilebilecek bir nefes ararsın. açılmış gözlerinle benden harikasını bulmaya çalışırsın. belki saçsızlığınla alay etmeyen birini bulursun. belki de oynadığın bilgisayar oyunlarına katlanabilen biriyle buluşursun. ben de inatçı olmayan bir hayatla kesişirim belki. ama sonuç ne olursa olsun kalıcı olacak bir şeylere üzülüp durmak elbet ki: efendi olursa delikanlı olmayacak. inatçı olmazsa tutucu biri olacak. bu böyle.
senin karşına da bilgisayar oyunlarını sorun etmezse, kazandığın paraya takılan biri çıkacak. yaptığına, ettiğine karışmazsa eğer, aldatabilecek cinste bir kadın olacak.
örnekleri genişletmek, artırmak mümkün. diyorum ya, gidersen bir değişiklik için daha güzel bir ihtimal yaratmış olacaksın bana. ama sen bir başka caddede, bir başka sokakta, bir başka apartmanın dairelerinden birinde, ben de evimde senden başka bir trafiğin rahatsızlık verici gürültüsünde, sen başka kollarda, ben başka kollarda olacağız. ama üzülmelere de devam edeceğiz durmadan biteviye. belki sen geceyken ben gündüz olacağım. belki de ben yazken sen kış olacaksın. uzak yerlerde çiğneneceğiz başkalarının ego, anlık sinir ve hırslarının merkezinde.
işte bunlardan eminken o yüzden sesleniyorum şimdi sana. üzülmek her kolda, her kucakta daimi bir acıyken neden el alemin ellerine mahkum üzülelim ki sahipsiz kalmış biçimde kendimizi esiri ettiğimiz acınmalarla? bir tanıdık varken diyorum işte sana, sarıl bana. yanımda, benimle üzül hayatının geri kalanında. yabancı ellerin yemleri olacağımıza, birbirimizi çiğneyen basamaklar olalım! tanıdık kollarımı açtım sana. gözyaşlarının, gülüşlerinin, teninin, sevincinin, sinirlerinin kokusunu bildiğin biri olarak açtım kollarımı.
tabi, hala gitmek istersen diyorum ya, bir değişiklik için daha güzel bir imkan tanımış olursun bana...
14 Mart 2009 Cumartesi
geçmişimiz kazınır kaderimize
hayat hiçbir zaman ileriye doğru devam etmez aslında. geçmişten alır tüm esintilerini. acılarıyla, tatlılarıyla yapılan tüm hataların yollarında kesişir yeni umutlar hayalkırıklıklarıyla. eski hatalar, elimizde olanlar - ya da olmayanlarla, geleceğimiz geçmişimizle şekillenir aslında.
rengimiz küçük pisliklerle is tutar küçüklüklerde: çoğu zaman ana babanın kirlerinin vücudumuza temasından gelir bu isler önce. o islerle anılır, o islerle lakaplanırız sokaklarda. sonra islerimiz, işlerimize karışır; mutluluklarımıza, umutlarımıza, kariyerimize bazen, bazen de evliliklerimize... bir bakmışız elimizde olmayan kırıklıkların etkisinde islerimiz kirler bağlamış üst üste: isyanların, haksızlık adını taktıklarımızın karşı çıkmalarında, yeni yeni hataların kurbanı olmuşuz sinirlerimizin birer anlık etkilerinde. kirlerimizle grileşmiş, ya da siyahlaşmışız yaşam boyu yavaş veya hızlı bir şekilde. siyahsak, yaşamın üstümüze yüklediklerini kabul ederek sevmemeyi, hak diye bir şeyin olmadığını kabullenmiş mahluklar olmuşuzdur, griysek hiçbir şeyi kabullenememiş, sessizliğin hatalarında yavaş yavaş koyulaşıyoruzdur hayat boyunca...
( daha editlenmemiştir)
rengimiz küçük pisliklerle is tutar küçüklüklerde: çoğu zaman ana babanın kirlerinin vücudumuza temasından gelir bu isler önce. o islerle anılır, o islerle lakaplanırız sokaklarda. sonra islerimiz, işlerimize karışır; mutluluklarımıza, umutlarımıza, kariyerimize bazen, bazen de evliliklerimize... bir bakmışız elimizde olmayan kırıklıkların etkisinde islerimiz kirler bağlamış üst üste: isyanların, haksızlık adını taktıklarımızın karşı çıkmalarında, yeni yeni hataların kurbanı olmuşuz sinirlerimizin birer anlık etkilerinde. kirlerimizle grileşmiş, ya da siyahlaşmışız yaşam boyu yavaş veya hızlı bir şekilde. siyahsak, yaşamın üstümüze yüklediklerini kabul ederek sevmemeyi, hak diye bir şeyin olmadığını kabullenmiş mahluklar olmuşuzdur, griysek hiçbir şeyi kabullenememiş, sessizliğin hatalarında yavaş yavaş koyulaşıyoruzdur hayat boyunca...
( daha editlenmemiştir)
28 Şubat 2009 Cumartesi
-- HAYAT OYUNU --

Hayat oynar oyunları biz ne kadar hayatla bizim oynadığımızı düşünsek bile. onu en alaya aldığımız yerde açık ara geride götürdüğümüz oyunun tek ellik avansını veriyordur bize sadece. kendimizi binlerce parçaya bölmemizi ister her zaman bizden; birçok şeyi bir arada istememizi ya da yapmak zorunda olmamızı ister. ama insanoğlu fikrini, gücünü ve yüreğini parçalara ayırmak, aynı anda birden çok yerde olmak istedikçe düşer gerilere, iner eksilere. bazen aynaya bakar ve hayatın onunla nasıl da oynadığının izlerini görür durgunlaşan gözlerinde. bazen de sarhoş olur, uyuşur beyni ve hayatla alay ettiğini zanneder acınası halde ve çaresizce. halbuki onu yorgunluk sarhoşu eden de, arkadan bir de utanmadan gülen de o acımasız hayattır. bizi yaşlandıran, onun istediği kadar parçaya bölünüp her şeye yetişmeye çalışırken bizi yıpratan da hayattır bunu harika bir şekilde gizlese de.
Yaralarımıza yama yapalım diye, sırf ölmeden ayakta kalıp sürünmeye, ve onun kuklası olarak kalmaya devam edelim diye dostlar, sevgililer ve akrabalar gönderir biz ruhu kimsesizlere. yamalanırız yaşam boyunca, yine hayatın sayesinde. sonra gönderdiği dostların, akrabaların, yarların da parçalara bölünerek eksildiği her noktada, o yaralarımızı okşayanlar bu kez de tırnaklarlar o şefkatleriyle kapattıkları yaraları isteye isteye. ve acılar, daha büyük kıvranmayla kanarlar biteviye, taa ki biri yine daha sonra o yaranın üzerini kapatmaya başlayana kadar, tırnaklamak suretiyle.
Yaralarımıza yama yapalım diye, sırf ölmeden ayakta kalıp sürünmeye, ve onun kuklası olarak kalmaya devam edelim diye dostlar, sevgililer ve akrabalar gönderir biz ruhu kimsesizlere. yamalanırız yaşam boyunca, yine hayatın sayesinde. sonra gönderdiği dostların, akrabaların, yarların da parçalara bölünerek eksildiği her noktada, o yaralarımızı okşayanlar bu kez de tırnaklarlar o şefkatleriyle kapattıkları yaraları isteye isteye. ve acılar, daha büyük kıvranmayla kanarlar biteviye, taa ki biri yine daha sonra o yaranın üzerini kapatmaya başlayana kadar, tırnaklamak suretiyle.
Ve biz nefret ederiz hayatın bizi kanatmaya ve kan kaybından öldürmeye çalışmasından. her bir yeni acıda daha sert titreşir nefret duygularımız durmadan. onun oyununa gelmemek inatlarıyla yaşamaya devam etmek konusunda kendimizle bir kat daha fazla inatlaşırız! halbuki hayat bizden ölmemizi değil, onun eğlencesi olarak sürünmemizi istiyordur ilk nefes aldığımız andan beri. bu yaşama inadıyla hayata meydan okuyor değil, ona yardımcı çıkıp, sahasındaki acımasız oyuncular olmaya devam ediyoruzdur ki bundan haberimiz bile yoktur hiçbirimizin, taa ki bir başka acımasız oyuncu tarafından yere düşürüldüğümüzde, bizimle alay eden hayatın gücünün, bizi yerden kaldırmaya yetmeyeceği ana kadar...
10 Şubat 2009 Salı
uğruna zaman ayırdığımız her şey, uğruna ölebileceklerimizdir..

kısacık bır omrun ıcınde, ayarladıgımız tum planlardan, kurguladıgımız tum surprızlerden, verdıgımız tum sozlerden bızı ıster ıstemez uzaklastırıp, ıstedıgımız ya da ıstemedıgımız baska eylemlere yonlendırebılen, tahmın bıle etmedıgımız bır anda, belkı sırada tutmamız gereken onca sozumuz ya da uygulamamız gereken onca ıyılıgımız var ıken omrumuzu sonlandırabılen, dunyanın en acımasız gercegıdır hayat. bızı dızlerının dıbınde oynatır da fark ettırmez. sokaklara saldıgını dusundurur, tek basımıza ozgur kaldıgımızı hıssettırır de takıbını eksık etmez. kendı sokaklarında surundurur bızı hayat. omrumuzu kendısı ıcın heba etmemızı saglar ve memnunıyetle bunu ızler. ve kendı omrumuzu kendımız yuruttugumuzu dusunurken, hayatın kendı yaptıgı planlara hızmet etmemızı saglar ve bız bunu fark etmezken onemsız gozuyle attıgımız her adımımızın bıle yasama amacımız olabılecegını bıze hıssettırmeden, suresını zamanını seklını bılmedıgımız olumumuze bızı bırer bırer yaklastıran adımları atmamızı saglar. ıste hayatın bızı acımasızca surukledıgı her eylem; suresını bılmedıgımız o emanet bırakılan omrumuzden bır parca verdıgımız, belkı de bızı olumun esıgıne goturebılen o her eylem, ugruna oldugumuz seyler halıne gelıverır de hayat oyle acımasız bır haındır kı bunu bıle bıze bellı etmeden hukmunu kendı surdugu dunyada omrumuzun hakımının bız oldugunumuzu zannettırerek aslan gıbı kukrememıze, gorıl gıbı gerılmemıze "oyuncak olan ben degılım sızlersınız" dıye gulerek omrumuzle oynarken, attıgımız her adımımızla da kahkahalarla alay eder.
22 Ekim 2008 Çarşamba
ying yang bozuk para çantası!
geçen gün okulda bir arkadaşta gördüm: ying-yang bozuk para çantası!
ying yang felsefesi malum herkes bilir; her iyiliğin içinde bir kötülük, her kötülüğün içinde bir iyilik vardır. siyah içinde bir beyaz, beyaz içinde bir siyah nokta... işte bunu bir bozuk para çantası çekline çevirmişler.
tabi merakıma yenilip google'da aratmaya başladım bir de. ying yang motifi kullanılan nice ürün var. ama kahvaltı tabağı dikkatimi çeken şey oldu. mesela siyah tarafa kalbe zararlı ama ufak bir faydası olan bir yiyecek mi konulmalı? Ya da tam tersi beyaz olan yere çok faydalı ama ufak bir riskle insanı kötürüm bırakabilecek bir şey mi saklanmalı?
ying yang felsefesi malum herkes bilir; her iyiliğin içinde bir kötülük, her kötülüğün içinde bir iyilik vardır. siyah içinde bir beyaz, beyaz içinde bir siyah nokta... işte bunu bir bozuk para çantası çekline çevirmişler.
dikkatimi çeken şey ise para koymak için açacağınız fermuarın siyah bölüm dahilinde olması. yani para kötülük demek, ama içinde bir iyilik de taşımıyor değil.
bunu yapanlar düşünerek mi koydu o fermuarı o tarafa, yoksa bilmeden mi böyle bir şey ortaya çıktı; bilinmez. tek gerçek, para çantasının da onayladığı tek gerçek, para kötüdür:)
***
***
tabi merakıma yenilip google'da aratmaya başladım bir de. ying yang motifi kullanılan nice ürün var. ama kahvaltı tabağı dikkatimi çeken şey oldu. mesela siyah tarafa kalbe zararlı ama ufak bir faydası olan bir yiyecek mi konulmalı? Ya da tam tersi beyaz olan yere çok faydalı ama ufak bir riskle insanı kötürüm bırakabilecek bir şey mi saklanmalı?Karar veremedim. İçinden çıkılmaz...
10 Ekim 2008 Cuma
gülten'in "üç maymun"u
komşumuzun tatlı kızı, hanımkızımız gülten:) poz vermeyi, fotoğraf çektirmeyi seviyor. bir sürü fotoğraf çektiriyor, canı sıkılınca "üff bu kadar yeter, ben gidiyorum!" deyip evine gidiveriyor. ama en güzel yanı sürekli poz verdirmek zorunda olmamanız. hem değişik bir poz veriyor, hem de doğal ve naif görüntüsü hiç bozulmuyor. böylece bir sürü güzel kare çıkıyor.
ama yine de bunu bir denemek istedim. dediklerimi gülten gülerek yaptı ve üç maymun serisi ortaya çıktı. bu da gülten'in "üç maymun"u... güzel ve yalnız ülkesine...
neye göre batı?
toplumsal yapı ve tarihsel dönüşümler adlı derste dönen bir batı muhabbetiyle laf açıldı:
-bizim batımızda diye batı diyoruz ama onlar da kendine batı mı diyor?
+kesin olarak onlar kendilerini batı addeder, hatta "batı paktı" kurulmuştur.
hocanın sözünü bitirmesiyle ben fikrimi paylaştım. bence "batı",
"doğu ayrımı biraz da atlasların, dünya haritalarının yerleşim düzeninden kaynaklanıyor. ya da bu çizimlerin temelini yapan bize göre batıdaki adamlar kendilerini "batı" tanımına tamamen oturtmak için böyle bir düzen kurmuşlar, haritada hep batıdalar.
oysa tam tersi de doğru değil mi? bizim batımızda avrupa,
avrupanın batısında amerika var. amerikanın batısında da japonya var! İşte bitti, demek ki japonya da göreceli olarak batıda ama haritalarda kocaman iki kıta bu iki devletin arasında.
burada "güneş ilk oradan doğuyor, onun için en doğu japonyadır" demek de doğru bir önerme gibi görünse de şu var: güneşin gördüğü ilk meridyen neden orada belirlendi? uydurulan harita kılıfına bir de kuş kondurup katmerli bir hale getirmiş olmazlar mı?
dünya küresel ve güneş etrafında dönen bir yapı olarak kaldığı sürece... yani köşesi kenarı olmadıkça... ve ispatlanmış gerçeğe göre sürekli batıya doğru yürünürse aynı noktaya gelineceğine göre... doğu neye göre doğu... batı neye göre batı?
(dip not tavsiye: benzer kelimeler, batı bildiğimiz yerle ilgili ayrıntılar... göz ucuyla kapağına bakmalı, derinlemesine okunmalı: Hangi Batı, Attila İlhan)
-bizim batımızda diye batı diyoruz ama onlar da kendine batı mı diyor?
+kesin olarak onlar kendilerini batı addeder, hatta "batı paktı" kurulmuştur.
hocanın sözünü bitirmesiyle ben fikrimi paylaştım. bence "batı",
"doğu ayrımı biraz da atlasların, dünya haritalarının yerleşim düzeninden kaynaklanıyor. ya da bu çizimlerin temelini yapan bize göre batıdaki adamlar kendilerini "batı" tanımına tamamen oturtmak için böyle bir düzen kurmuşlar, haritada hep batıdalar.oysa tam tersi de doğru değil mi? bizim batımızda avrupa,
avrupanın batısında amerika var. amerikanın batısında da japonya var! İşte bitti, demek ki japonya da göreceli olarak batıda ama haritalarda kocaman iki kıta bu iki devletin arasında.burada "güneş ilk oradan doğuyor, onun için en doğu japonyadır" demek de doğru bir önerme gibi görünse de şu var: güneşin gördüğü ilk meridyen neden orada belirlendi? uydurulan harita kılıfına bir de kuş kondurup katmerli bir hale getirmiş olmazlar mı?
dünya küresel ve güneş etrafında dönen bir yapı olarak kaldığı sürece... yani köşesi kenarı olmadıkça... ve ispatlanmış gerçeğe göre sürekli batıya doğru yürünürse aynı noktaya gelineceğine göre... doğu neye göre doğu... batı neye göre batı?
(dip not tavsiye: benzer kelimeler, batı bildiğimiz yerle ilgili ayrıntılar... göz ucuyla kapağına bakmalı, derinlemesine okunmalı: Hangi Batı, Attila İlhan)
28 Eylül 2008 Pazar
neyi beklediğini değil, sadece beklediğini bilmek
hayattan ufacık ufacık bir sürü beklenti vardır her zaman. o kadar ufak görünen şeylerdir ki bu dilekler, bu ayrıntıları döşeyecek kelimeler bile bulunamaz çoğu zaman. ya da bulunan tüm kelimeler yetersizlikle sadece komedi oynar dinleyene, o kadar.
ama hayata karşı atılan her içten kahkaha, yolunda gitmiş sürülerce ufak gelişme barındırır bünyesinde. kelimelerle paylaşılamayan o büyük mutluluk da patlayarak aşarken bedenin tutsaklığını, en duygu dolu paylaşıma dönüşür: kahkaha olur.
ama bazen tüm bu uf
ak beklentiler aksice sırt çevirip giderler ya uzaklara, zamanlar boyu sana el uzatmaları için onca uğraş yıpratır ya umutları acımasızca, yerdeki parkelere daldırır kalırsın gözlerini, ağlamaya dermanı kalmamış gözlerini.. çünkü o ufak beklentiler çıktıkça dudaktan dilden, hava boşluğuna karıştıkça süzüle süzüle, hava kadar boş kalmış sözcüklerle iç içe geçerek anlamlarını kaybederler sadece. ve susmak, susmak ve sadece parkelere bakmak yakışır o an kırılganlığa esir kalmış o hayata.. işte gözler o parkelerde bir sürpriz, bir mucize aramaktadır aslında; yeter ki kalbine bir heyecan, dudağına bir gerilme katabilecek herhangi bir şey bulsun bedenini, ne olursa olsun bulsun yeter ki. ve okşasın ruhunu utanmazca.
işte neyi beklediğini değil, sadece bekliyor olduğunu bilmek, çaresizliğin içinden sana bir el uzatacak her şeye razı her şeye esir olmaktır bir an içerisinde. ve bu durum öyle bir beklentisizliktir ki; ne kadar beklemek istediğini bile bilememektir. öylece oturmak, öylece düşünmek, öylece dört duyuyu dış dünyaya aralayıp tetikte kalmak, ve öylece hareket etmek bile istememektir...
ama hayata karşı atılan her içten kahkaha, yolunda gitmiş sürülerce ufak gelişme barındırır bünyesinde. kelimelerle paylaşılamayan o büyük mutluluk da patlayarak aşarken bedenin tutsaklığını, en duygu dolu paylaşıma dönüşür: kahkaha olur.
ama bazen tüm bu uf
ak beklentiler aksice sırt çevirip giderler ya uzaklara, zamanlar boyu sana el uzatmaları için onca uğraş yıpratır ya umutları acımasızca, yerdeki parkelere daldırır kalırsın gözlerini, ağlamaya dermanı kalmamış gözlerini.. çünkü o ufak beklentiler çıktıkça dudaktan dilden, hava boşluğuna karıştıkça süzüle süzüle, hava kadar boş kalmış sözcüklerle iç içe geçerek anlamlarını kaybederler sadece. ve susmak, susmak ve sadece parkelere bakmak yakışır o an kırılganlığa esir kalmış o hayata.. işte gözler o parkelerde bir sürpriz, bir mucize aramaktadır aslında; yeter ki kalbine bir heyecan, dudağına bir gerilme katabilecek herhangi bir şey bulsun bedenini, ne olursa olsun bulsun yeter ki. ve okşasın ruhunu utanmazca.işte neyi beklediğini değil, sadece bekliyor olduğunu bilmek, çaresizliğin içinden sana bir el uzatacak her şeye razı her şeye esir olmaktır bir an içerisinde. ve bu durum öyle bir beklentisizliktir ki; ne kadar beklemek istediğini bile bilememektir. öylece oturmak, öylece düşünmek, öylece dört duyuyu dış dünyaya aralayıp tetikte kalmak, ve öylece hareket etmek bile istememektir...
20 Eylül 2008 Cumartesi
sucu çocuk... iki yıl arayla...
mersin'in gitgide yüksek katlı sitelerle kaplanan sahil beldelerinden biri. uzun sahil boydan boya şemsiyeler, şezlonglar, güneşlenen insanlar ve onlara içecek-yiyecek satıp
para kazanan belde yerlileriyle dolu.
içecek satanlar o kadar çok ki, site site bölgelere ayrılmışlar, gidip geliyorlar o kısımda. bu nedenle her gün sitesindeki yazlıktan çıkan hep aynı seyyar satıcılarla karşılaşıyor. küçük büyük bir sürü çocuk görüyor insan elinde mavi termoslarla ya da mısır tencereleri ve tuzluklarla.
su satanlardan biri diğerlerinden farklı; "su yalii, kola yaliii" diye bağırıyor. hepimiz merak içinde soruyoruz yanımıza çağırıp "ya bu yali'den bi tane versene çok merak ettik." diyoruz. çocuk "su geldi" dediğini ama kelimenin söyleye söyleye biraz dğeiştiğini söylüyor. sanırım bağırırken "yali" demek daha kolay. gülüyoruz ona, o da bize gülüyor. birer su alıp, bir de fotoğrafını çekip "hayırlı işler" diyoruz. sonraki günler bizim gibi "yali" meraklılarıyla yine karşılaşıyoruz, bu merakın yaptığı reklamla satışlarının arttığını görüyoruz. çocuk keyifli, çocuk mutlu, güzel güzel gülüyor daimi... biz de fotoğrafına bakarak gülüyoruz.
iki sene sonra, bu yaz, yine aynı beldenin aynı yerinde bir evde kalınca merakla yalici çocuk gelir mi diye bekliyoruz. gelmez mi? geçiyor tabi önümüzden yine su satarak. artık "yaliii" demiyor. artık kafasında hasır şapkası yerine normal sıradan bir şapka var. artık eskisi gibi o kadar çok gülümsemiyor. su satan, kendinden büyük abileri gibi şimdi. bu sefer önce fotoğrafını çekip, sonra da konuşuyoruz. tanışıyoruz. adı eray. liseye başlıyormuş bu sene.
büyümek zorlaştırıyor hayatı, yükler artıyor. eray'ın mavi termosu bir boy daha büyümüş, termos öncekinin iki katı yük alıyor artık ama eray o kadar büyümemiş ki. ama şimdi çalışacak ki liseyi okuyabilsin. ama umudunu, gülüşünü kaybetmedikçe, abilerinin yolundan ilerleyip eski tarlalarının üzerine inşa edilen sitelerdeki iki evi kiralayıp onun kazancıyla geçinmeyi seçmedikçe hayatta ilerleyeceğinden eminim.
umarım o da umut eder benim onun hakkında umut ettiğim gibi... umut etmek güzel şey.
para kazanan belde yerlileriyle dolu.içecek satanlar o kadar çok ki, site site bölgelere ayrılmışlar, gidip geliyorlar o kısımda. bu nedenle her gün sitesindeki yazlıktan çıkan hep aynı seyyar satıcılarla karşılaşıyor. küçük büyük bir sürü çocuk görüyor insan elinde mavi termoslarla ya da mısır tencereleri ve tuzluklarla.
su satanlardan biri diğerlerinden farklı; "su yalii, kola yaliii" diye bağırıyor. hepimiz merak içinde soruyoruz yanımıza çağırıp "ya bu yali'den bi tane versene çok merak ettik." diyoruz. çocuk "su geldi" dediğini ama kelimenin söyleye söyleye biraz dğeiştiğini söylüyor. sanırım bağırırken "yali" demek daha kolay. gülüyoruz ona, o da bize gülüyor. birer su alıp, bir de fotoğrafını çekip "hayırlı işler" diyoruz. sonraki günler bizim gibi "yali" meraklılarıyla yine karşılaşıyoruz, bu merakın yaptığı reklamla satışlarının arttığını görüyoruz. çocuk keyifli, çocuk mutlu, güzel güzel gülüyor daimi... biz de fotoğrafına bakarak gülüyoruz.
büyümek zorlaştırıyor hayatı, yükler artıyor. eray'ın mavi termosu bir boy daha büyümüş, termos öncekinin iki katı yük alıyor artık ama eray o kadar büyümemiş ki. ama şimdi çalışacak ki liseyi okuyabilsin. ama umudunu, gülüşünü kaybetmedikçe, abilerinin yolundan ilerleyip eski tarlalarının üzerine inşa edilen sitelerdeki iki evi kiralayıp onun kazancıyla geçinmeyi seçmedikçe hayatta ilerleyeceğinden eminim.
umarım o da umut eder benim onun hakkında umut ettiğim gibi... umut etmek güzel şey.
16 Eylül 2008 Salı
namık'la pavyon kültürü, ivedik'le tur at!
istanbul'a yolculuğun ilk saati. otobüs tıka basa dolu, hatta basamakta bile oturan var. yaşlı teyzeler, türbanlılar, amcalar, çocuklar, delikanlılar...muavin recep ivedik cd'sini koydu vcd'ye. izlemeye başladı herkes.en edepsiz espriye bile gülüyor yaşlı teyzeler.
şahan diyor "murat koyum da tur at" diye, herkes yaşına bakmadan kahkaha atıyor. ben utanıyorum o esprilere, herkes gülüyor. şahan el hareketleri yapıyor, ben utanıyorum türbanlı ablalar birbirlerine ekranı gösterip gülüyor.hani bizdeki o edep duygu falan filan? ne türbanlısı utanıyor, ne sarıklısı, ne de entel kılıklısı...
biz resmen namıkla başlayan ankara pavyon kültürünün üyeleri olmuşuz. "ne kadar sallarsan salla..."
şikayetim sadece recep ivedik değil yani, git gide kültürümüz laçkalaşıyoruz. Bu neden kaynaklanıyor peki, cahillik mi? araştırılması, incelenmesi gereken bir tez konusu doğrusu...
şahan diyor "murat koyum da tur at" diye, herkes yaşına bakmadan kahkaha atıyor. ben utanıyorum o esprilere, herkes gülüyor. şahan el hareketleri yapıyor, ben utanıyorum türbanlı ablalar birbirlerine ekranı gösterip gülüyor.hani bizdeki o edep duygu falan filan? ne türbanlısı utanıyor, ne sarıklısı, ne de entel kılıklısı...
biz resmen namıkla başlayan ankara pavyon kültürünün üyeleri olmuşuz. "ne kadar sallarsan salla..."
şikayetim sadece recep ivedik değil yani, git gide kültürümüz laçkalaşıyoruz. Bu neden kaynaklanıyor peki, cahillik mi? araştırılması, incelenmesi gereken bir tez konusu doğrusu...
1 Eylül 2008 Pazartesi
insan güçlendikçe yalnızlaşır
küçücüktüm. kocaman bir kalbi nasıl sığdırdığımı anlayamazdım bu bedene. güleryüzüm eksik olmazdı, tek sahip olduğum çevremdeki insanların değerleri nefesleriydi.
büyüdüm. büyümenin tadıyla büyüme aşkı alevlendi yüreğimde. alevlendikçe küçüldü yüreğim. düşüncelerim sadece başarıyla ulaşılan kolaylıklar oldu. anlam dolu tebessümler değilmiş güzel olan, herkesin duyduğu ve imrendiği kahkahalarmış, onu anladım.
büyüyordum hala. adım da benimle büyüyordu. sevgiler küçülüyordu yerini tutkular alıyordu artık. sevgili gitmişti sevgililer gelmişti her gün
bir tanesini eskitiyordum. belki de onları eskitmiyordum ben, sadece kendi ruhumu çöplüklerde kirletiyordum.
kocaman oldum. devasa evimin birinden birine ulaşılmayan duvarları arasında dünyayı yaşıyordum. adımı duyurmaktı hayattaki tek amacım, adım yaptıklarım duyulup ben örnek alındıkça kalıcılaşacaktı. unuttum o eskilerde kalmış hayali hatırlayabildiğim tebessümlerimi. kimsecikler kalmamıştı bana ben olduğum için gülümseyecek. zaman ayırmadığım eski dostlar kırık kalplerle ayrılmışlardı yüreğimdeki köşelerinden gizlice. bense yeni görüyordum. ama param vardı, ve param için yanımda olan kahkaha dolu adamlarım. hahhaa yenilmezdim ben. kimse yıkamazdı beni! güçlüydüm, her şeyim vardı.
ama yalnızlık yıktı işte devirdi beni delice. kimsenin yapamadığını "kimsecikler" yaptı! dert anlatacak, tebessüm edecek, okşayacak sevgiler görememezliğin ne acılar armağan ettiğini gördüm. paradan başka dayanacağım bir duvar, bir kale kalmamıştı artık bende.
ve bu yazıyı utanmadan yazdım. çünkü yüreğim yok artık, ben bir hiç oldum.
böyle bir şey işte: güçlendikçe çiğnediklerim arasından, unuttuklarım arasından teker teker silinmekle, utanmaz bir yalnızlık oldum..
büyüdüm. büyümenin tadıyla büyüme aşkı alevlendi yüreğimde. alevlendikçe küçüldü yüreğim. düşüncelerim sadece başarıyla ulaşılan kolaylıklar oldu. anlam dolu tebessümler değilmiş güzel olan, herkesin duyduğu ve imrendiği kahkahalarmış, onu anladım.
büyüyordum hala. adım da benimle büyüyordu. sevgiler küçülüyordu yerini tutkular alıyordu artık. sevgili gitmişti sevgililer gelmişti her gün
bir tanesini eskitiyordum. belki de onları eskitmiyordum ben, sadece kendi ruhumu çöplüklerde kirletiyordum.kocaman oldum. devasa evimin birinden birine ulaşılmayan duvarları arasında dünyayı yaşıyordum. adımı duyurmaktı hayattaki tek amacım, adım yaptıklarım duyulup ben örnek alındıkça kalıcılaşacaktı. unuttum o eskilerde kalmış hayali hatırlayabildiğim tebessümlerimi. kimsecikler kalmamıştı bana ben olduğum için gülümseyecek. zaman ayırmadığım eski dostlar kırık kalplerle ayrılmışlardı yüreğimdeki köşelerinden gizlice. bense yeni görüyordum. ama param vardı, ve param için yanımda olan kahkaha dolu adamlarım. hahhaa yenilmezdim ben. kimse yıkamazdı beni! güçlüydüm, her şeyim vardı.
ama yalnızlık yıktı işte devirdi beni delice. kimsenin yapamadığını "kimsecikler" yaptı! dert anlatacak, tebessüm edecek, okşayacak sevgiler görememezliğin ne acılar armağan ettiğini gördüm. paradan başka dayanacağım bir duvar, bir kale kalmamıştı artık bende.
ve bu yazıyı utanmadan yazdım. çünkü yüreğim yok artık, ben bir hiç oldum.
böyle bir şey işte: güçlendikçe çiğnediklerim arasından, unuttuklarım arasından teker teker silinmekle, utanmaz bir yalnızlık oldum..
eti puf kabının insanı krize sokması

kantinlerde para üstü olmadığı için verilir çoğu zaman. ya da can çekmiştir bir adet eti pufcan.
neyse puf alınır. zaten küçücüktür, tatlı açlığını nasıl doyuracak diye kendine acırcasına kabının suratına bakılır. sonra yandaki kabını açma şeridi yakalanır ve çekilir usulca puf kendini sahibinin ellerine bıraksın diye.
o arada jelatin ikiye ayrılır: bir kısmı kişinin elinde kalır; şeffaf kısmı da pufcan ı himaye altına alır, ona dokunmana izin veremem dercesine.
sinirlenir sahip, tırnağını sokmaya çalışır kabın üzerinde kalan avukat kesilmiş jelatine. sinir kafasına vururken puf kabının plastik kısmı yamulur avuçlarının içinde ve puf ezilir büzülür içinde. bakar ki eve gidene kadar bu manyağı yemek imkansız. zaten canı iki dakika tatlı çekmiştir: ağzından sular akarak pufa göz dikmiş sahip, eve ulaşana kadar gözünü puftan ayırmazcasına tonlarca sinir ve heyecan depolar, kapıyı açtığında da telefon rehberinin yanında gördüğü o ilk kalemi kavrayarak atlar o savunmacı puf jelatininin üzerine! bazen kalemin ucu kırılır; ama bazen ezik büzük olmuş puf, gözler önüne serilir korumasız ve çıplakça. istediğin gibi ye şimdi güzelim, istediğin gibi ye bu kadar nazla başa çıkabilmenin ardından, zafer almışçasına..
22 Ağustos 2008 Cuma
düş denizinde dinlenmek... enise teyze... ve kıssadan hisse...
öyle anlardan birindeyim. anlatacak çok şey var ama halen ne nasıl anlatılacak, birbirine nasıl bağlanacak ve nasıl bir sonla bitecek; belli değil kafamda. onun için sonuncuyu çalakalem aktarabilirim düşüncesiyle aklıma geldiği gibi yazıyorum. giriş, gelişme, sonuç hak getire...
(...)
Oğluna daha sonra bilgisayar ve internetle ilgili şeyler göstermiştim bu yaz başında. aslında oğlu dediğim babamın okul arkadaşı, ümit amca. ama o herkesin görüşlerine değer veren ve yaşı değil başın içindekini önemseyen biri olduğundan o öğrenci olmuştu ben hocası. internet hocalığı için evlerine her gittiğimde de sıcak bir karşılama vardı. birlikte yemek de yenik enise teyzeyle hep. "benim şekerim var, beni yerime de at çayına" diyordu, dört çaydan az içirmiyordu. babannem gibi zoraki yediriyordu vallahi. "sık sık gel" diyordu. "bak ne güzel oturuyoruz böyle" diyordu.
gönlü geçmeyenlerdendi enise teyze de. ayaklarındaki kireçlenme nedeniyle her ne kadar yürümesi güçlesse de üçüncü kattaki asansörsüz evinden iner, oğlu ümit amca arabayla günlere götürürdü.
hala her şeyi dün gibi hatırlıyordu. böyle geçmişi hatırlayan, gördüğü kişinin dedesine kadar seceresini çıkaran bir onu, bir de babannemi tanıdım. bir kere babannem gördüğü altmış yaşlarınca bir amcanın lakabını söylemesi üzerine "sen şunun oğlu musun" demişti. adam "en küçük oğluyum" deyince de "vaa, sen şunun oğlu memet miydin?" deyip doğru cevabı bulmuştu. zehir gibi bir hafıza. enise teyzedekinin bir örneğiydi bu da. bu yüzden ikisini de videoya kaydetmek istiyordum. onlar anlatsın geçmişimizi, doğduğum yeri, yaşadığımız çevreyi... çünkü ikisi dışında geçmiş anlatabilecek yaşa ve hala kuvvetli bir hafızaya sahip kimse yok çevremde.
bunun için özellikle istiyordum bir kamera bulup bunu gerçekleştirmeyi. ama olmadı maalesef. geç kalmanın, yapmak istediğim işi ertelemenin pişmanlığı var üzerimde. çünkü enise teyze geçen perşembe felç geçirdi, hafta içi yoğun bakıma alındı, 20 ekim çarşamba sabaha karşı hayata gözlerini yumdu.
geç tanısam da çok sevdim enise teyze'yi. allah rahmet eylesin...
(...)
daha çok kendime ait bir şeyler oldu. ama her ailenin, çoğu kişinin böyle yakınları yok mudur? ölünce daha bir kıymete biner, ne kadar az konuşulduğunun farkına varılır. kıssadan hissesi de oldu bu metnin işte... bugünün işini yarına bırakmamak gerek... yaşlıların kıymetini bilmek gerek...
19 Ağustos 2008 Salı
yok oluş

yine oturma odasından sesler yükseliyordu birbirinin içine geçen. canıma tak etmişti her şey karanlık odada yüreği sıkışmış ufacık bir ben için. yürümeye başlamıştım evin uzun koridorunda sessiz ve sakin. oturma odasının kapısının buzlu camından dışarı süzülen ışığa doğru ilerlemeye başlamıştım. Çığlıklar da eklenmeye başlamıştı hırçın seslerin arasına. bense terliğimin fayansta çıkardığı tıkırtıya adapte olmaya çalışıyordum.
yaklaştıkça televizyon girmeye başlıyordu ufak hıçkırık aralarına. Çığlıklar genizden geliyordu, haykırışlar hırslardan akıyordu oturma odasına ve ağlayışlar yüreklerden kopup gelirken benim yüreğimi de koparıyordu pervasızca.
sert, kalın bir ses duyuyordum önce üst komşunun bile duyduğuna emin olduğum. alınan nefes aralarına annemin hıçkırıkları giriyordu güçsüz ve sinmiş. televizyonda magazin programlarının şen müzikleri eşlik ediyordu annemin hıçkırıklarına ve ortamın kanlarına bulanmamı da önlüyordu bu aynı zamanda.
ben yaklaşıyordum ışığa. uzun bir gölge vuruyordu oturma odasından koridora, babamın gölgesiydi bu benden beni aktıran. işığa neden ilerliyor olduğumu bilmiyordum ama ayaklarımda hiçbir tedirginlik yoktu beni durdurmaya çalışan.
tanınmayan bir şakırtı geldi o arada, ve ardını süsleyen genizden kopmuş bir haykırış. hıçkırıklar yoğunlaştıkça koridoru, ben boğuluyordum.
o an ilerlediğim noktaya beslediğim amacı anlamıştım işte. babamın gölgesi, buzlu camdan benim üzerime düşüyordu şimdi, benim gölgem de dış kapının üzerine.
bir haykırış daha koparken açtım o kapıyı, gölgem apartmana uzanan pis yere yapıştı. bir sonsuzluk indi derinliklerime. karanlığın sınırsızlığını gördüm dışarıda. ve içeride ailem dediklerimin yaşattığı karanlığa gömüldüm.
tek bir adım, ve gerisi geldi. buzlu cam çok gerideydi artık. yakın olansa soğuğun kesişiydi karanlık geceyi.
sokakta sadece ayak seslerim ve ben varken söylüyordum bu cümleyi: işte yok oluş bu..
işte yok oluş, bu..
***
15 Ağustos 2008 Cuma
biz büyüdük ve kirlendi dünya
annenin en nefret ettiği, en zor işlerinden biriydi camları silmek. ama pencerelerin şeffaflığı ne derece kusursuz ağırlarsa güneş ışıklarını, o derece parıldardı evin en parlağından en matına, en pahalısından en basitine eşyaları ve duyguları.
eve dolan kusursuz sıcaklıkla canlanırdı ruhumuz. dört dolanır, kahkahalar atarken evin içinde; camın önüne koşardık dünyanın genişliğini ve ürperticiliğini çekmek için içimize.
elimizi dokundururduk camlara, ayalarımızı dayayıp öyle dalardık uzaklardaki bilinme
yen genişliklere. keşfedecek mavi, yeşil, beton renklerinin bolluğuyla şehvetlenirdik. kalp atışımız hızlanırdı dünyanın derinliğinde güneşler buldukça.
sonra biri gelirdi içerden. annenin sesiydi bu. yine camlarını kirletmiştin, ona kızmaya gelirdi. güneşin çekici parıltılarını ve eve atılışına kusur katardın parmak izlerini kazıdığın camlarla. çekerdin elini annen bağırınca. dünyanın bilinmemiş yerlerinden, daha hissedilmemiş duygularından, daha içine akmamış tatlarından meraklarla dolarak, sanki dünyadan elini eteğini çekermiş gibi, çekerdin elini sihirlerinle dolu o camdan.
o camlar tekrar silinirdi büyük zorluklarla sonrasında. kusursuz parıltılarla evi aydınlatmak için bir baş dönmesiyle yere çakılabilme ihtimallerinde, silinirdi o camlar itinalar eşliğinde.
sonra büyüdük. küçüklere, ardında keşfedilesi tatlar olduğunun sihriyle büyülenmiş miniklere; elini çek diye kızan, bizler olduk.
doğru ya; ne gerek vardı küçücük dünyamız evimize, içeri sızan iki kuruş parıltıya lekeler bulaştırmaya! temizlemek için sonra, ne tehlikelere katlanıyorduk..
camın kenarına uğradım bugün o kadar yıldan sonra; belki de dışardaki derinliklere saklı onca acı, onca acımasızlık, onca aldatışı hissederek; evimize o acımasız toprakları okşadıktan sonra uğrayan ışıkları engellemeye çalışıyordum o zamanlar..
şimdi de küçük küçük her karanlığın yüreğimi istila ettiği, ufacık tebessümlerle yaralarımı gizlediğim şu hayatıma, bundan daha zayıf bir parıltı vurursa yaşayamam diye, camlarımı kusursuzca temiz tutuyorum. duvarlarıma bulaşmış acıyla yanaklarımı okşayarak akıp giden her soğuk acının odaya kazıdığı karanlıkları, biraz olsun gizleyecek parıltılar arıyorum.
aldatılmışlıklar ve yaşanıp geride kalmışlıkların kirlettiği dünyama; vurabilecek en güçlü güneş için, varlığımı tehlikeye atarak camlarımı siliyorum...
eve dolan kusursuz sıcaklıkla canlanırdı ruhumuz. dört dolanır, kahkahalar atarken evin içinde; camın önüne koşardık dünyanın genişliğini ve ürperticiliğini çekmek için içimize.
elimizi dokundururduk camlara, ayalarımızı dayayıp öyle dalardık uzaklardaki bilinme
yen genişliklere. keşfedecek mavi, yeşil, beton renklerinin bolluğuyla şehvetlenirdik. kalp atışımız hızlanırdı dünyanın derinliğinde güneşler buldukça.sonra biri gelirdi içerden. annenin sesiydi bu. yine camlarını kirletmiştin, ona kızmaya gelirdi. güneşin çekici parıltılarını ve eve atılışına kusur katardın parmak izlerini kazıdığın camlarla. çekerdin elini annen bağırınca. dünyanın bilinmemiş yerlerinden, daha hissedilmemiş duygularından, daha içine akmamış tatlarından meraklarla dolarak, sanki dünyadan elini eteğini çekermiş gibi, çekerdin elini sihirlerinle dolu o camdan.
o camlar tekrar silinirdi büyük zorluklarla sonrasında. kusursuz parıltılarla evi aydınlatmak için bir baş dönmesiyle yere çakılabilme ihtimallerinde, silinirdi o camlar itinalar eşliğinde.
sonra büyüdük. küçüklere, ardında keşfedilesi tatlar olduğunun sihriyle büyülenmiş miniklere; elini çek diye kızan, bizler olduk.
doğru ya; ne gerek vardı küçücük dünyamız evimize, içeri sızan iki kuruş parıltıya lekeler bulaştırmaya! temizlemek için sonra, ne tehlikelere katlanıyorduk..
camın kenarına uğradım bugün o kadar yıldan sonra; belki de dışardaki derinliklere saklı onca acı, onca acımasızlık, onca aldatışı hissederek; evimize o acımasız toprakları okşadıktan sonra uğrayan ışıkları engellemeye çalışıyordum o zamanlar..
şimdi de küçük küçük her karanlığın yüreğimi istila ettiği, ufacık tebessümlerle yaralarımı gizlediğim şu hayatıma, bundan daha zayıf bir parıltı vurursa yaşayamam diye, camlarımı kusursuzca temiz tutuyorum. duvarlarıma bulaşmış acıyla yanaklarımı okşayarak akıp giden her soğuk acının odaya kazıdığı karanlıkları, biraz olsun gizleyecek parıltılar arıyorum.
aldatılmışlıklar ve yaşanıp geride kalmışlıkların kirlettiği dünyama; vurabilecek en güçlü güneş için, varlığımı tehlikeye atarak camlarımı siliyorum...
ışıkları kapatmak
Bazen gönülü yalnızlığa, dinginliğe, huzura çağırıştır ışıkları kapatmak. Gözlerin adapte sorunu yaşayıp 10-20 sn görme duyusuna ara verip, tüm gücünü kafandaki takılmış binbir türlü düşünceye armağan ettiren dizginliğin başlangıcıdır.Bazen bu kapatışın nedeni, salya sümük ağlamaktan şişmiş narin gözleri saklamaktır iki yanındaki meleklerden.
Bazen kapıyı tıklayacak emri vaki oda misafirinin asılmış suratını seçememesini istemek için kapatmaktır ışıkları.
Bazen kendi elini, kendi tenini, tiksindiğin ya da düşünmekten bezgin düşüp bir daha düşünmemeye karar verdiğin "sen" i görmekten kaçma arzusudur hoyratça.
Bazen utançtır, arsız ışıkta teninin kusurlarının parlamasından kaçmaya araç olarak kullanılan. Beğendiğin sevgilinin seni beğenmeyeceği bir kusur yakalamasından, düşlediğiniz yakınlıktan bir anda soğumasından korkmaktır.
Bazen tüm zevk ve tutkuyu, yüzündeki şehveti saklama, kendini, gizlerini, ateşlerini, korlarını, yangınlarını saklama isteğidir bu kurnazca. Orgazmını, yüzüne kattığı o utandırıcı rahatlamayı, dudakların kuru ve aralık, çektiğin sıcak ve tatlı derin nefesi gizlemeye çalışmaktır.
Ve bazen de odaların değil, gözlerin ışıklarını kapatmaktır bu. Ruhunu kırbaçlayan tüm yaşanmışlıklarına, göğsünü kabartmış en acımasız hançerlere, yenik düştüğün tutku ve arzularına, kaybolmuşluklarına, özlenen güzel günlerinin sadece anılarda tenini acıyla ürpertişine, rutubet kokan duvarlarına ışıklarını kapatmaktır...
sevgiliyi öpmek gıdışından...
bir öpülür. dudakta bir tat bırakır ki bir daha öpülme isteğiyle dudak kabarır. tekrar öpülür, nefesi üzerinden çekip uzaklaşmak gelmez içten. sıcak bir nefes tam gıdışa verilir, bir yenisi sessizce içe çekilir, ve bir daha öpülür... öpülme süreleri de uzar git gide.. "allah ım ne bitmek bilmeyen bir zevktir bu" olur; ama sadece sevilene, sevdiceğe karşıdır bu kadar tatlı oluşu...tatlı sevgiliyi, kokusunu içinize çeke çeke öperken, "acaba tenine kelimelerden daha anlamlı şeyler bıraktığım bu anı o da tadabiliyor mu, benim gibi uçuyor mu o da.." merakıyla gözünüzü hafifçe yukarı kaldırır, sevdiceğin cennet yüzüne bir bakarsınız; sevdiği, sevdiceği olduğunuz sevgiliniz, kapatmış gözleri, kalbine akıttığınız gülleri kokluyor...
14 Ağustos 2008 Perşembe
hiçbir zaman gitmemiş insan
bulunduğu konumda sessizce ikamet eden, suskunluğun arkasında geçirdiği ömürce kalkışını, oturuşunu, gelişini, gidişini, hayallerini, duygularını kimsenin görmediği insandır.aslında hep gitmiştir de, kimse onun gidişini fark etmemiştir. bunun için de uğraşmamıştır zaten. bir tanınmayan gibi hareket etmiş, derin düşüncelerinin arasında hiç sesini kalabalığa yükseltip dikkat çekmemiştir. yargılayarak hayatı, irdeleyerek göz gezdirmiş, gördüğü derinlikleri anlatmaya kelimeler yetmeyeceğini görmüş, ve yetmeyen kelimeleri boş yere yormamak için hiç propagandaya başvurmamıştır. hep o kadar sessiz, o kadar sakin ve içten tatmıştır ki hayatı, kimse onun gelip gittiğini fark etmemiştir. halbuki o, biraz susup dünyayı tatsa, tüm anlamları çıkarabilecekleri onca bağırtkana acıyarak; bir orda bir burda, hayatın tüm güzelliklerini ve tüm tutkularını sessiz sakin tatmak için dört dolanıyordur etrafta...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)